OTOİMMUN HASTALIKLARDA AŞAMALAR

OTOİMMUN HASTALIKLARDA AŞAMALAR

Bugün dünyada 140+in üzerinde farklı türde otoimmün hastalık olduğu söyleniyor (thepalöemom.com). Buna rağmen beni en çok hayal kırıklığına uğratan gerçek şu ki otoimmun hastalıkları kesin teşhisi malesef çok geç konuyor. 

Cilt ve sindirim ile ilgili birçok hastalığın ve hatta çağın belası `Kanser`’in de altında otoimmün bozukluk yatmaktadır. Hatta endişe, depresyon, astım, alerjiler ve hatta Tıp 2 diyabet gibi Oİ hastalıklar listesinde olmayan hastalıklarda dahi immun sistem bağlantısı olduğu belirtiliyor (6) 

Kronik hastalıkların belirtileri vücudun geneline yaygın ve çok çeşitli şekillerde kendini gösterebiliyor. Bunlardan bazıları; Migren/bağ ağrısı, eklem ve kas ağrıları, cilt sorunları, sindirim sorunları, kaygı, depresyon, uyku bozuklukları, kilo vermede güçlük, hafıza sorunları, unutkanlık, alerjiler, düşük kan şekeri vd. şeklindedir. 

Kendisini uzun yıllar çok sayıda değişik ve genel belirtilerle gösteren otoımmun hastalıkların neden son aşamaya gelinceye kadar teşhis edilemediğini anlamakta zorlanıyorum. Oysa artık anlıyorum ki otoimmün hastalıklar kendisini yıllar öncesinden yükselen `antikorlar` üzerinden gösteriyor. Ancak maalesef mevcut sağlık sistemi `koruyucu` sağlık üzerine kurulu olmadığından hastalıklar dokuların zarar gördüğü son aşamaya gelinceye kadar teşhis edilemiyor gibi..! 

Bu tür kronik hastalıklarda gerek hekimler gerekse hastalar arasında otoimmun hastalıklarda bütünsel yaklaşım konusunda uygulamalar artarsa `büyük resmi’ önceden görebilmek ve gerekli önlemleri almak daha akıllıca olacaktır diye düşünüyorum. Örneğin kişinin `halsizlik, yorgunluk, isteksizlik vb.` gibi şikayetlerini `psikolojik` şeklinde etiketlemeden önce bu tür olasılıklar da göz önünde bulundurulamaz mı ? Bu çok mu zor acaba ? Eğer dinlerseniz etrafınızdaki birçok kronik hastanın ortak hikayesi hastalığın kesin teşhisi konuluncaya kadar doktor doktor gezdikleri şeklindedir. Çoğu hasta durumunu bazen tarif etmekte zorlanır. Kimi zaman `kendimi normal hissetmiyorum!` demekle bile yetinebilir ya da `ağrı` gibi çok genel bir şikayetle hekimin kapısını sürekli çalabilir. 

Görünen o ki doktorlar hastalığın kesin teşhisini ancak otoimmünite son aşamasına geldiğinde, ilgili markırlar standart referans aralıklarının dışına çıktığında, ve doku hasarı başladığında koyuyorlar ve semptomları ortadan kaldıracak veya baskılayacak şekilde tedaviye başlıyorlar. Ancak bu noktada otoimmünite kapısı bir kez açıldığında maalesef `kesin tedavisi` diye söz konusu değildir. Umuyorum ki artık `bütünleşik` teşhis ve koruyucu sağlık uygulamaları daha çok yaygınlaştı ve insanlar da daha az eziyet çekerek yaşarlar..! 

Şu noktayı da atlamamak gerekir. Bu noktada kişiye de çok büyük sorumluluk düşüyor. Kişi öncelikle kendi hayatının ve sağlığının sorumluluğunu kendisi almak zorunda. Hastalar bilinçli ve bilgili oldukça hekimlerin de işi kolaylaşacak (?) ve belki de daha iyi motive olacaklardır. Zira o kadar çok insanla ve case/durumla uğraşmak zorundalar ki bir de üzerine laf anlatamayacaklı dirençli ve inatçı hastalarla uğraşmak sanıyorum en son isteyecekleri şey olacak..! Bazen hastalar da gerçekten çok inatçı ve aksi olabiliyorlar bu da bir gerçek. Oysa ki sağlığımız ile ilgili ortaya çıkan sonuç en başta bizim sorumluluğumuzda. O nedenle, önce oturup `ben nerelerde hata yapıyorum?` diye biraz kafa yormak herşeyi de hekimlerden beklememek gerek. Kaldı ki bilgi çağında yaşıyoruz. Azıcık okusak araştırsak elimizin altında milyonlarca da kaynak var. Ancak insanlar -uğraşmak istemiyor – sorun da bu ! 

Neyse konumuza dönelim…

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ SAVUNMASI – Antikorlar – 

Bağışıklık sistemimiz sınırlarımızı koruyan bir ordu gibi çalışıyor. Bizler sağlığımızı korumaktan ve sınırlarımızın güvenliğini sağlamaktan sorumluyuz; bağışıklık sistemimiz ise bizi dış dünya ile ayıran fiziksel (orn.cildiniz, bağırsaklarınız) ve kimyasal bariyerleri (müküs) aşarak sınırlarımızdan bir şekilde geçmeyi başarmış; kan dolaşımına, lenf sistemimize yansımış düşmanlara karşı mücadele etmekten sorumludur. 

Bağışıklık sistemimiz `doğuştan/innate` ve `uyarlanabilir/adaptıve` şeklinde iki tür mekanizma üzerinden çalışmaktadır. İlkinin görevi akut yaralanmalar vd. karşısında kimyasallar salarak inflamasyon oluşturup yaralı bölgeyi hızlı şekilde tamir etmektir. Bu, İyileştirme sürecinde yaralı bölgede kızarıklık, ağrı, şişme gibi tepkilere neden olur. Acil durum ekibi gibi çalışan bu hızlı birliğin hafızası yoktur. Yani olası bir yaralanma için tecrübelerinden kendisine bir ders çıkarmaz. Öte yandan `adaptıve` bağışıklık sistemi ise sürekli bilgi toplamak suretiyle kendini geliştiren, düşmana saldırı için daha yavaş ve stratejik hareket eden bir sistemdir (aşılar da bu prensip üzerinden çalışmaktadır, vücut önceden tanıştırıldığı virüsü bu nedenle ileride karşılaştığında tanıyacaktır). B hücreleri tarafından üretilen ve `ANTİKORLAR` olarak adlandırılan proteinler adaptıve bağışıklık sisteminin bir parçası, özel askeri birlikleridir (Myers, solution, p. 52-53) 

Bağışıklık sisteminin özel bir parçası olan `Antikorlar (antibodies)` in görevi düşman birliklerinin yerini tespit ederek onları imha edilecekler şeklinde işaretlemedir. Düşmana saldırıyı ve yani yok etme işlemini ise T hücreleri gerçekleştirmektedir. Oldukça karışık bir şekilde işleyen bu yapıyı ben ancak bu kadar anlayabilir ve anlatabilirim. Ancak konuyu gözümde canlandırmam için bana yardımcı olduğundan burada da kısaca paylaşmak istedim. Konuyu bağlamak istediğim nokta ise bağışıklık sisteminin henüz dokulara saldırı başlamadan önce `antikorların yükselmesi ile ortada bir tehlike olduğunun işaretini verdiğidir. Koruyucu sağlık ve fonksiyonel tıp uygulamalarında bu nokta çok önemlidir. Zira dokulara saldırı başladığı noktada sistem kişiyi en zayıf halkasından vuruyor (sanırım bu noktada genetik faktör devreye giriyor olmalı). Ne yazık ki sistemin dengesi bozulup işleyiş doku tahribatına neden olunca bu durumun tıp dilinde `kesin tedavisi` bulunmamaktadır. O nedenle uygulanan tedavi de hastalığın belirtilerini yok etmek ve baskılamak yönünde olmaktadır. 

Uzmanlara göre bağışıklık sistemimizin %80’i bağırsaklarda yer almaktadır. Bağışıklık sisteminin iyi çalışması ve sağlıklı bir beden için ön koşul sağlıklı bir bağırsak’a sahip olmaktır (Myers, A Solution p. 19). 

OTOİMMÜNİTE AŞAMALARI: 

Tiroid konusundaki tıbbi araştırmalarda otorite kabul edilen isimlerden birisi olan Dr. Datis Kharrazian otoimmün hastalıkların 3 aşaması olduğunu belirtiyor. Bunlar; 

  1. AŞAMA : Sessiz Otoimmün – Antikorlar yükseliyor ancak henüz kişide hastalığın bir belirtileri yok (orn. Tiroid için TPO, TG
  2. AŞAMA: Otoimmün Reaktivite – Hastalık belirtileri başlıyor ancak bunlar hastalığın teşhisini koymak için yeterince net değildir. 
  3. AŞAMA : Otoimmün Hastalık – Artık otoimmün saldırının olduğu dokular zarar görmeye başlamıştır. Hastalığın tanısı bu aşamada konur ve tedavi başlar (7)  

Elbette hastalıklar bir gecede olmuyor. Son aşamaya gelinceye kadar uzun yıllar geçiyor. Kişide genetik ve diğer çevresel etkenlerin de rolü ile hastalığın teşhisinden yıllar önce `antikorlar` yükselmeye başlıyor. Dokuların zarar gördüğü 3. aşamaya kadar ilerlemiş bir hastalığın kesin tedavisi mümkün değildir. Bu aşamada, hastalığı tetikleyen unsurların neler olduğuna bağlı olarak, hastalığın remisyona sokulması da oldukça zahmetli bir süreç olacaktır.. 

Bu durum Hashimoto hastaları için de geçerlidir. TSH değerleri normal kabul edilen aralıklarda olduğu halde tiroid semptomları yaşayan çok sayıda insan vardır. Ne yazık ki bugün hala lab’larda TSH referans aralığı 0.5-5.0 uIU/ml olarak kabul edilmektedir. Dolayısı ile de Hashimoto teşhisi için TSH  düzeyi referans alındığında teşhis hastalığın artık çok geç bir evresinde tespit edilebilmektedir. Fonksiyonel tıp için normal TSH değer aralığı 1.0-2.0 uIU/ml dir (Dr.Wentz, Hashimotos Protocol, p. 54). Bu demek oluyor ki eğer tiroid belirtileri yaşıyorsanız ve TSH değerleriniz normal aralıkta dahi olsa 2’nın üzerinde ise -eğer doktorunuzu ikna edebilirseniz – Tiroid antikorlarına (TPO and TG antibodies) ayrıca bakılarak Hashimoto teşhisiniz kısmen daha erken bir evrede tespit edilebilir. 

Dr. Wentz’e göre Hashimoto’nun aşamaları şu şekilde özetlenebilir:

  1. Genetik Yatkınlık – Bu aşamada tiroid fonksiyonlarınız normaldir. Çevresel bir tetikleyici yoktur. 
  2. Tiroid bezine saldırının ilk aşamalarıdır. Antikorlar yükselmeye başlamıştır. Ancak bu aşamada TSH vb. gibi diğer tiroid markerları normaldir.
  3. Tirod bezi hasar görmeye başlamıştır ve TSH yükselmeye başlamıştır. Bu aşamada eğer ortada başka bir problem yoksa veya hamilelik, veya hamile kalma planları yok ise konvansiyonel doktorlar genellikle tiroid bezi iyice hasar görüp işini yapamaz hale gelinceye kadar tiroid hormonu başlamaktadır. 
  4. Artık tiroid bezleri hormon üretemez hale gelir ve TSH değerleri normal kabul edilen referans aralığının dışına çıkar, T3 ve T4 değerleri düşer. Bu aşamada kişiye tiroid hormonu başlanır. 
  5. Daha ileri aşamalara gelindiğinde ise otoimmün saldırının devamlılığına bağlı olarak yeni otoimmün hastalıklar geliştirildiği aşamadır. 

Benim de Hashimoto hastalığımın tanısı tamamen bir tesadüf eseri ve biraz da benim bitmek bilmez soru ve meraklarım sonucunda konmuştu. Zor bir dönemden geçiyordum. 

O süreçte özel hayatımda oldukça zor günler yaşadığım için (ülke değiştirmek/göçmek ve hayata yeni bir ülke ve kültürde yeniden başlamanın getirdiği güçlükler) yaşadığım belirtileri bu özel duruma veriyordum. Stres’in de yıkıcı sonuçlarından haberdar olmadığım için tüm yakıtlarımı (hayatı hormonlar) sonuna kadar stres için harcıyordum. Sonra birgün aile doktorum tiroid panelime bakmayı akıl etti ve TG, TPO gibi Tiroid Antikorlarıma da bakılmasını talep etti. Tiroid değerlerim (TSH, T3, T4) referans değerleri aralığında, yani normal çıktı. Ancak bir şeyler hala ters gidiyordu ve bunu aile doktoruma söylediğimde bana tiroid aralığımın normal olmasına karşın, tiroid antikorlarımın yüksek olduğunu ve bunun da bir `Hashimoto` hastası olduğuma işaret ettiğini söyledi. 

Peki neydi ki bu HASHİMOTO ? Buna ayrıca değineceğim. 

Burada esas vurgulamak istediğim de otoimmun aşamaların sanırım o süreçte 2. Aşamasındaymışım. Yorgunluk, dikkat dağınıklığı, kilo alma, ödem, sınırlılık hali, üşüme, el ve ayaklarda soğukluk vb. gibi çok sayıda belirtiyle mücadele ediyorum o sırada. Ancak neyim var bilmiyorum..!? 

Derken kütüphane yolunu tuttum ve `Hashimoto` neymiş bakmaya karar verdim. Karşıma ilk çıkan kitap da bu konudaki otoritelerden biri olan Dr. Datış Karrazian’ın `Why Do İ Still Have Thyroid Symptoms? when My Lab Tests Are Normal` isimli kitabı oldu. Aslında kitabın başlığı her şeyi açıklıyordu. TSH değerlerim normal ancak tiroid antikorlarım yükselmişti ve vücudum bir şeylerle mücadele etmek ile meşguldü. Yani içeride benim henüz bilmediğim nedenlerle bilmediğim bir mücadele sürüyordu…! 

O süreçte 2. Çocuk planladığım için doktorun tiroid hormonlarına başlamayı uygun buldu. Aksi halde sanırım TSH henüz 5’i devirmediği için (TSH 3.5 civarı idi) ilaç başlamazlardı bu durumda. Derken ilaçla birlikte en azından biraz kafamı toparlama şansım oldu. Ta ki birgün kafama göre ben bu ilacı kesiyorum dediğim güne kadar. Demek ki neymiş? Tiroid ilaçları da öyle kafaya göre `bıraktım` deyip bırakamıyormuş. Nasıl bir halsizlik ve nasıl bir bitkinlik anlatamam. Bir yakınımıza `Sanırım ben öbür tarafa yolcuyum` dediğimi hatırlıyorum. O kadar ki bitkindim ve anlamakta zorluk çekiyordum. İnsan ne kafasını ne duygularını ne de kendisini toplayamıyor. Emin olun bizi hormonlar ve bakteriler yönetiyor. Siz siz olun ikisine de gözünüz gibi bakın..! 

Bu yazıyı da burada noktalıyorum…bir diğerinde buluşmak üzere…

Sağlıcakla kalın

Leave a Reply

Discover more from ElifGurses

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading